27 Ağustos 2008 Çarşamba

Fotoğraf ve engel..

Murathan Mungan “Bence ‘Başarı’, Türkiye’de yalnızca bir dersane adıdır” dedikten kısa bir süre sonra “Ba-şar-mak” sözcüğünü, bir kitapçıda fotoğraf albümlerinin yer aldığı bir rafta gördüm. Kitaba uzanırken, beklediğim hiçbir şey yoktu. Kitabı elime aldığım anda karşıma çıkan ön kapaktaki fotoğraf, o kısacık anda, kitabın içeriği konusunda fikir vermekle kalmadı, yeni bir şey bulmanın o tatlı heyecanına da giriverdim. Aynaya bitişik bir yatakta yatan bir çocuğun, simetrik duran kompozisyonu, çocuğun diğer çocuklardan çok farklı olan bakışları ile bütünleşmiş, hikayesi ile beni büyülemişti. Bu çocuk engelliydi, ama ne tür bir engeli olduğu anlaşılmıyor, fotoğraf beni engele değil bir yaşama konuk ediyordu. Fotoğrafın beni vuran noktası buydu. Artan heyecanımla kitabın arkasını çevirdiğimde, başı yere doğru eğilmiş elindeki küple oynayan yerde oturan bir kız çocuğu vardı, başka bir hikaye… Kitabın kapağını açtığımda, fotoğrafın beni sürüklediği yeni bir dünyaya girdiğimi biliyordum. Fotoğraflarda hiç bu şekilde karşılaşmadığım bir dünya…Engelli olmak, özellikle Türkiye gibi toplumlarda aciz, yardıma muhtaç, eksik, vasıfsız gibi sıfatlarla özdeş bir durum. Engelli bir insan, hiçbir zaman doktor, mühendis, öğretmen, anne, baba, sevgili, dost, eş, kadın ya da erkek, yani toplumsal herhangi bir rol ya da ünvana sahip değil. O önce engellidir. Bireysel kimliği engelli oluşu ile sınırlıdır. Yaşamı boyunca, varolma sürecinde bireysel ve toplumsal kimliğini tanımlayan sözcüklerin tümü, toplumun gözünde engelli kimliğinin yanında gerçek anlamına kavuşabilir. Zaten kendisi değil toplum, daha ilk basamakta onun ne yapıp yapamayacağına karar vermiştir, o sınırlar içinde yaşamını sürdürebilir. Aslında engelli olmak, bu toplumda bir anlamda “yok(!)” olmaktır.Durum bu olunca, Türkiye’de konusu engelliler olan fotoğrafların sayısının az olması şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olmayan diğer bir konu ise, az sayıdaki bu fotoğrafların maalesef toplumun bu “engelli” bakış açısını yansıtan kareler olmasıdır. Acı, herkesin paylaşmaktan en büyük keyif aldığı, insanı etkileyip ele geçirmesi en kolay konu olunca, fotoğrafta acı’yı anlatan kompozisyon tercihlerinde engellilerin kullanılması doğal. Ancak acının anlatım şeklinde, acı ile engelin ayrılmaz ve kaçınılmaz ikili olarak sunumu düşündürücüdür. Neden?Fotoğraf öyle bir kavram ki, fotoğrafçının ve izleyicinin elinde, üzerinde iki boyutlu şekillerin yer aldığı bir kağıt parçası ya da dijital bir imge olarak da kalabilir, yaşamın fotoğrafa, fotoğrafın yaşama karıştığı büyülü bir yerde fotoğrafçı ve izleyiciyi buluşturup paylaşımı zenginleştiren mucizevi bir öyküye de dönüşebilir. Temeli yaşamsal bir ranstlantının kopyası olan fotoğrafın, böyle bir öykü anlatabilmesi ancak fotoğrafçının o kareye kendini koyabilmesi ile mümkündür. Fotoğrafçının fotoğrafa kendini koyabilmesi için ise, elbette ilk kural kendi olabilmesidir. Fotoğrafçı yaşamdaki duruşu ile fotoğrafını yapar. Ancak bu şekilde fotoğraf fotoğraf, fotoğrafçı da fotoğrafçı olmaz mı?...Engel ve fotoğrafın buluştuğu yere dönersek, bu noktada sorulması gereken asıl soru(lar) şudur: yaşadığı toplumun bir parçası olan fotoğrafçı, kadrajına aldığı görüntülere toplumun bu parçası olma durumu ile mi bakmalıdır, kendi gibi mi bakmalıdır, ya da tanımını her seferinde yeniden yeniden yaptığı bir bakışla mı bakmalıdır?... Objektifini doğrulttuğu engel orda zaten var. Ey fotoğrafçı, elinde o makine yokken de gördüğün şeyi, aynen katıksız bir kareye hapsederek yaptığın şeyin adı fotoğraf mıdır? Peki fotoğraftır diyelim, o fotoğrafta fotoğrafçı ne kadar var ve o fotoğraf ne söyler, söyleyecek bir şey(ler)i var mıdır?...D.H. Lawrance “Toplumun iğdiş edilmiş duyarlılığını sarsmayan hiçbir resim yapmam.” der. Toplumun duyarlılığı, ister gelişmiş, ister gelişmekte olan bir toplumda olsun, her zaman engelli bir duyarlılıktır. Çünkü bu duyarlılık, çoğunluğun ve alışılmışın peşinden gider. Farklı olan herşey tepki doğurur. Sanatçı, fotoğrafı sanat olarak görmeyenler için yaratıcı diyelim, bu tepkiye yenik düşerse yaratımı sınırlı olacaktır.Burada, fotoğrafçıya engellileri çekerken, konuya müdahale et, gördüğün şeyin ötesinde yeni bir kurgu yap, engellileri toplumun onlara yüklediği bu acizlikten kurtar, kendine engelliler konusunda misyon edin demiyorum. Fotoğraftaki görüntünün, çok özel ve gerekli durumlar sözkonu olmadıkça, fotoğrafçı tarafından kurgulanmasına ve görüntüye ya da fotoğrafa müdahale edilmesine karşı olan bir izleyiciyim. “Fotoğraf çekmek esas olarak bir müdahale etmeme edimidir. Müdahale eden insan fotoğraflayamaz, fotoğraflamakta olansa müdahale edemez.”(Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine)Ancak, şu bir gerçek ki, fotoğrafçı, bakışı ile fotoğrafa kendini koyar, fotoğraf o bakışla binlerce benzerinden kendini özgün kılabilir. Engellilerin konu olduğu fotoğraflarda, ben işte bu bakışı görmek istiyorum. Engel zaten var ve orda, peki engelli “insan” nerde? Fotoğrafta engeli değil insanı görmek istiyorum. Acı gösterilecekse, engelin o insana yüklediği acıyı değil, o insanın acısını görmek istiyorum. O insanın hikayesini görmek istiyorum, sevincini, heyecanını, hüznünü, gözyaşını, kahkahasını… erkekse erkek kimliğini, kadınsa kadın kimliğini… nasıl varoluyorsa varoluşunu...

Hiç yorum yok: