17 Ekim 2008 Cuma

ALLAH ASKINA

Kan ile, cân ile, cânân ile…Sen ile, sevgi ile, sevda ile…Âşk ile, hasret ile, muhabbet ile…Bülbüle gülmeyen gül, güle ötmeyen bülbül âşkına…Gökte bir yerlere yetişirmişçesine salınan bulutların, yerde ruhundan koparılan bedenlerin, insanı umutlandıran rüyaların âşkına…Evvel Leyla ile Mecnun, evvel Ferhat ile Şirin, evvel Aslı ile Kerem âşkına…Sonra yağmurla toprağın, sonra arıyla papatyanın, sonra geceyle ayın âşkına…Yaşayıp da kavuşamayan, kavuşup da yaşayamayan, öte yarısını kabristana bırakan, kalbine çoktan beri mühür vurmuş yaralılar âşkına…Gönlünü hayırsıza, gözünü halden anlamayana, sevdasını bir başka bahara bırakanların âşkına…Sevmeyi ayrıcalık, sevilmeyi maharet, sevgisizliği selâmet sayanların âşkına…Ruhları çalınmış, bedenleri satılmış, yüzleri kızarmamış edepsizler âşkına…Âşkı tatmamış, âşka ulaşamamış, âşkı bulamamış, âşktan yana yanmış, âşkla yanmış, âşka yanmış âşıkların âşkına…Sevda rıhtımında dolaşan, Babil’de kanayan, İstanbul’da yaşanan sevda âşkına…Denizle kabaran, rüzgârla salınan, güneşle ısınan sevda âşkına…Toprakta açan, göklerde yağan, insanla buluşan sevda âşkına…Yavuz ile lâl olan, Kanunî ile nakşolan, Fatih ile fetholan sevda âşkına…Âkif ile dillenen, Fazıl ile söylenen, Üstad ile filizlenen sevda âşkına…Hamza ile ağlatan, Mus’ab ile sızlatan, Muhammed ile yakan sevda âşkına…Minber âşkına, mâkber âşkına, peygamber âşkına…Yanmışlar âşkına, yananlar âşkına, yakan âşkına…Allah âşkına…... HAY ...
MAHMUT SAYAR

23 Eylül 2008 Salı

AŞK DUASI


Aşk Duası
RabbimBir insan koy kalbimeAma o insan senin de sevdigin olsun
Ve bana öyle bir insan sevdir ki O insanin kalbi Seninle sevisen bir mabed olsun.Beni öyle bir insanla bulustur ki benden önceOnunla bulusmus olan sen olasin
Onunla el ele tutustugumuzda Ikimizin uzerinde Senin elin olsun
Bana öyle gözler göster ki Ben o gözlerden sana bakayim
Bana öyle bir sevgili ver kiO gözler cennete acilan iki pencere olsun
Onunla oyle bir yolda yürüyelim kiKilavuzumuz sen olasin ey Rabbim
Oyle bir sevgili verki bana Ona sarildigimda kainat bize baksin Birbirine sarilsin
Sevgimiz kurtla kuzulari baristirsinBize bakip seytan Adem'e secde etsin Günah sevap ugruna kendini feda etsin Olüler birer birer uyansin sevgimizle
Bize öyle bir sevgili ver ki Rabbim!Sevgimizde Muhammed sevilsin
Oyle sevelimki birbirimiziHz. Hatice göklerden bize seslensinVe desin ki
"Bak ya Muhammed bak su sevgililere onlar bizde... bizde onlardayiz.
Bak Askimiz birkez daha yasaniyor yer yüzünde..Allah Askimizi öyLe cok seviyorki binlerce insana yasatiyor..

6 Eylül 2008 Cumartesi

Biz Spastiklerin Duygusallığı...

EĞİTİM - YAŞAM KALİTESİAslında projeden çok, "TEMEL BROŞÜR" niteliği taşıyan bu çalışma, "YAŞAM KALİTEMİZİ BİRBİRİMİZİ EĞİTEREK YÜKSELTELİM.."ilkesini esas alarak, toplumda ve bilim çevrelerinde gerçek anlamda asla keşfedilmeye çalışılmayan tek özürlü grubunu oluşturan SPASTİKLER'i kısaca tanıtmak, onlarla daha kolay, içten ve verimli iletişim kurulabilmesini, spastiklerin ruh sağlıklarının korunabilmesini ve bu yolla potansiyellerinin gün ışığına çıkarılarak aktif kılınmasını sağlamak amacıyla hazırlanmıştır.. Konuya ilişkin yayınları bugüne dek, spastik olmayanların kaleme aldığı düşünüldüğünde, böyle bir tasarının ONLARDAN BİRİ tarafından kamuoyuna sunulması büyük onur ve mutluluktur...EĞER BİR GÜN BİR "SPASTİK" İLE KARŞILAŞIRSANIZ...Biz spastikler, beyin ya da sinir sistemi hasarının yol açtığı motor-kontrol yetersizliği nedeniyle hareketlerimizi denetlemekte güçlük çekeriz. Adalelerimizdeki istemsiz kasılma ve hareketler, bize özel bir görünüm verir. Vücudumuzdaki tüm kaslar üzerindeki egemenliğimiz ve bazı koşullarda yutkunma refleksimiz yeterince gelişemediği için toplumdaki genel kanı, zihinsel özürlü olduğumuzdur. Oysa ne kadar farklı görünürsek görünelim, zekamız -istisnalar dışında¬ normal, bazı koşullarda ise normalin de üstündedir...Yine de biz spastikler, zihinsel potansiyelleri en trajik biçimde reddedilen ve geliştirilmeyen tek özürlü grubuyuz. Bunun anlamı, "ÖZÜ REDDETMEKTİR"... Bugüne dek salt fiziksel gelişimimize önem verildiğinden, ZEKAMIZDAN, EN BÜYÜK GÜCÜMÜZDEN UZAK YETİŞTİRİLDİK... Oysa biz spastikler için zeka, "HER ŞEY" demektir... Zihinsel potansiyelimizin açığa çıkarılması salt eğitsel açıdan önem taşımaz, doğal eğilimlerimiz de zekamızı optimum düzeyde kullanabileceğimiz biçimde programlanmıştır. Çünkü en büyük gücümüz odur ve diğer yetersizliklerimizin boşluğunu da ancak o doldurabilir...Günlük yaşamda, bedensel engellerinden kaynaklanan aşağılık kompleksinden kurtulmak için, fiziksel yeteneklerini ön plana çıkararak başarı kazanabildiklerine inanan, kısacası "ÖZÜNÜ REDDEDEN" birçok spastik göreceksiniz. Eğer sizden bunu bekliyorlarsa, onları alkışlayın... Çünkü, mutlu görünseler bile, kendileri için neyin doğru olduğu onlara öğretilmemekte, dolayısıyla da bu yanılgıya kendi özgür seçimleriyle düşmemektedirler...ONLARI ALKIŞLAYIN AMA ONLARLA KONUŞMA FIRSATI BULURSANIZ, ÖZELLİKLE DE SPASTİKLERİN YAŞAMDA BEYİNLERİYLE ÜSTLENEBİLECEKLERİ ÇOK DAHA ÖNEMLİ SORUMLULUKLARININ BULUNDUĞUNU VE FİZİKSEL BAŞARILARDAN DUYACAKLARI MUTLULUĞUN, İNSANLIK YARARINA KULLANILACAK OLAN ZİHİNSEL BOYUTTAKİ SINIRSIZ YARATICILIĞIN GETİRECEĞİ DOYUMUN YANINDA SON DERECE SÖNÜK KALACAĞINI DA FISILDAYIN...Peki, nasıl bir duyumsamadır spastik olmak?Spastik olmak, KENDİ BEYNİNİZLE BİR BAŞKA BEDENİ DENETLEMEYE ve SİZE İTAAT ETMEYEN KASLARI, İTAAT EDİYORLARMIŞÇASINA KULLANMAYA ÇALIŞMAKTIR... Bireyin yaşam kalitesi, toplumla kurduğu ilişkilerle ve toplumun eğitim/bilinç düzeyiyle de yakından bağlantılıdır. Aşağıda, toplumda tanınmaları ve hayat standartlarının yükseltilmesi açısından, spastiklerin duyumsama ve beklentileri dört temel boyutta özetlenmiştir.FİZİKSEL BOYUT● Bizimle göz göze iletişim kurun. Bu, bize güven verecektir... Bakışlarınızı, vücudumuzu incelemek için harcamayın... Gördüğünüz beden tam olarak bizim kontrolümüzde değilken, ruhumuzu, yüreğimizi ve düşünce gücümüzü ona sığdırmaya, onunla bağdaştırmaya çalışmanız, İNSANA ve TANRI'ya yapılmış çok büyük bir haksızlık olur...● Spastikler uyanık kaldıkları sürece, ne yaparlarsa yapsınlar, otururken bile bedenleriyle mücadele etmektedirler. Spastik olmayanların asla anlayamayacakları ve saygı gösterilmesi gereken bu duyumsama, insanüstü bir azim gerektirmektedir...● Hareket stilimiz çoğunlukla kontrolsüz ve serttir. Bu nedenle de yardımla ya da tek başına yürüyebilen, hatta tekerlekli sandalyede oturan spastikler, her an düşecekmiş izlenimi verebilirler. Dengesiz görünümümüze karşın, özgün hareket stilimiz paralelinde kurabildiğimiz denge gerçekten olağanüstüdür...● Burada çok önemli bir konuya değinmeliyim: Bizler felçli değiliz... Yolda karşılaştığınız spastiklere fiziksel olarak yardım etmek istiyorsanız, lütfen bunu önce bize ya da yanımızdaki kişilere sorun. Çünkü denge sistemimiz çok karmaşıktır ve bilinçli yardımla bile onu oldukça zor düzenleriz. Eğer nasıl tutmanız gerektiğini öğrenmeden aniden kolumuza sarılırsanız, kaslarımıza giden bütün iletiler altüst olur... Özellikle de istem dışı hareketlerimiz varsa, birlikte düşmemiz bile olağandır. Bir spastiğe yardım ederken tutuş şeklinizden, tuttuğunuz yere ve sarf edeceğiniz güce kadar, her şey çok önemlidir...● Çok basit şeyler nedeniyle, çok çabuk heyecanlanan insanlarız ve heyecanımız kaslarımıza olan egemenliğimizi azaltır. Yeni tanıştığımız insanlara karşı daha da duyarlıyızdır... Bizimle tanıştığınızda istemsiz hareketlerimiz ve kasılmalarımız nedeniyle tedirgin olmayın. Çekindiğinizi hissedersek, hareketlerimizi tümüyle denetim altına almamız gerektiği hissine kapılıp heyecanlanır ve bunu başaramayınca da kendimizi strese sokarız, dolayısıyla da istemsiz hareketlerimiz ve kasılmalarımız artar. Bize beden dilinizle, "SENDEN UZAKLAŞMAYACAĞIM, ÇÜNKÜ ÖZGÜN HAREKET STİLİNİN BÖYLE OLDUĞUNU BİLİYORUM VE BU BANA DOĞAL GELİYOR..." mesajını verirseniz, sorun kolaylıkla çözümlenir...Sözsüz mesajlarınız nedeniyle "NORMAL BİR KİŞİ" olarak görülmediğimizi ve fiziksel olduğu kadar, düşünsel ve duygusal boyutta da yadırgandığımızı hissettiğimizde ise, paniğe kapılarak inanılmayacak ölçüde gerginleşiriz... Çünkü spastiklere, özürlerini bir "ÖZELLİK" olarak algılamayı ve onu severek benimsemeyi öğreten bir eğitim / rehabilitasyon sistemi henüz kurulmamıştır. Bu nedenle de kendimize olan güvenimiz gelişememektedir.● Kasılma ve istemsiz hareketlerimiz nedeniyle, spastik olmayanların, ağzına kadar dolu bir kabı sakin sakin tutabilmelerini de çok yadırgarız... Hatta bazen, özellikle de elinizde dolu bir çay fincanı varsa, sözcüklerle anlatılamayacak bir duyumsamayla, içimiz boşalır gibi olur. Sanki sizin de kolunuz aniden istemsiz bir hareket yapacak ve sıvıyı yağmur misali her yere yağdıracakmışsınız gibi hissederiz... Bu nedenle elinizde dolu bardak, tabak, sürahi vb. varken lütfen bize çok fazla yaklaşmayın. Ne zaman, nasıl bir hareket yapacağımızı biz bile bilemeyiz ve en büyük endişemiz, BİRİLERİNE ya da BİR ŞEYLERE ZARAR VERMEK'tir...● Biz spastiklerin, istemli olarak yapabildiğimiz hareketler de en az istemsizler kadar bize özeldir... Yapmak istediğimiz her harekette salt gerekli olan kasımızı değil, bütün vücudumuzu kullanırız... İstemli ve istemsiz hareketlerimiz, kasılmalarımız iç içedir; bir kalemi alırken bile bütün bedenimiz hareket halinde ya da yay gibi gerilmiş olabilir...---o---ZİHİNSEL BOYUT● Zekamızın geri olduğuna bedenimize bakarak karar vermeyin... Kafasını dik tutamayan, oturamayan, tükürüğünü yutamayan birçok spastik vardır ve ifade edemeseler de bu insanlar pırıl pırıl bir zekaya sahiptirler...● Sabırlı olun... İletişimimiz ilerledikçe zekamızı fark edeceksiniz; konuşamıyor olsak bile, onu bakışlarımızdan anlayacaksınız...● Genel kanı olarak, zekamızdan kuşku duymayın; kuşku duyarsanız doğal davranamaz, iletişim kalitesini düşürürsünüz... Yanlış eğitim nedeniyle zekamız geri bırakılmış olsa bile, bizler çoğunlukla kafası iyi çalışan insanlarız. Üstelik, gizli kaldığı için, zihinsel potansiyelimiz çok daha yoğundur... Ancak, zihinsel gücümüz yadsınarak eğitildiğimizi unutmayın ve zekamızı tüm boyutlarıyla, ivedilikle ortaya koyabileceğimizi de beklemeyin...● Basit sorularla zekamızı kontrol etmeye çalışmayın... Sahip olduğumuz tek güç çoğunlukla odur. Bu nedenle de düşünse potansiyelimizden kuşkulanılması biz spastiklere büyük acı verir...● Ailemize zihinsel gücümüz hakkında soracağınız soruların yanıtlarına güvenmeyin... Bizler, zekaları görmezlikten gelinen ve potansiyellerinin çok çok altında bırakılan kişileriz... Çünkü spastikleri zihinsel açıdan desteklemek hem çok zevkli, hem de çok zor bir sorumluluktur. İnsanlar bu serüvenden kaçabilmek için sayısız yöntem bulmuşlardır. En geçerli olan kaçış yolu, gizli ya da açıkça zeka özürlü olduğumuzu iddia etmek ve "BAĞIMSIZLIK KAZANDIRMA" kılıfına geçirilmiş bilinçsiz fiziksel rehabilitasyonla, sabahtan akşama kadar bizi hamur gibi yoğurmaktır...PSİKOLOJİK BOYUT● Ailemiz ne kadar büyük "FACİA TABLOLARI" çizerse çizsin, inanmayın... Spastik olmak bir facia değildir. Biz spastikler, özürümüzün yapay olarak kurgulanan "TRAJEDİSİ"nden çok, YAŞAMLA ilgileniriz.Siz de öyle yapın, özürümüzün sebepleriyle sonuçlarından çok, BİZİMLE ilgilenin... Bunu başarabilirseniz, "SPASTİK OLMAK" ile ilgili merak ettiğiniz her şeyi en doğal yoldan ve DOĞRU KAYNAKTAN öğrenebilirsiniz...● İlk kez bir spastikle karşılaşıyorsanız bunu açıkça itiraf edin... Yapmacık ve zorlama davranışlardan kaçının... Karşınızda sadece farklı fiziksel özellikler taşıyan biri var. Bize de herkes gibi davranabilirsiniz...● İletişim kuracağınız ilk özürlü bir spastikse, gerçekten zor durumda kalırsınız. Çünkü bizler gerçekten "FARKLI" görünür, "FARKLI" hareket eder ve "FARKLI" konuşuruz... Yeterince tanınmadığımız için de spastik olmayanlar bizi gördüklerinde paniğe kapılırlar. Bizimle nasıl diyalog kuracağını şaşıran, hatta, hareket stilimiz nedeniyle, akli dengemizin bozuk olduğunu zannederek bizden korkan insanlara rastlarız... Bilgi eksikliğinden kaynaklanan bu tutumları doğal karşılamamız gerekir. Ancak, yetiştirilişimizdeki hatalar nedeniyle kendimize güvenimiz tam olamadığından, toplum tarafından yadırgandığımızda mutsuzluğa kapılabiliriz...● Yılda en az bir kez spastiklerin rehabilite edildiği bir merkeze giderek bizlerle konuşun, bize kitap okuyun, şarkılar söyleyin ve özel dünyalarımızı tüm varlığınızla anlamaya çalışın. Sizin adınıza çok ilginç bir deneyim olacak, bizleri de mutlu edeceksiniz... BİR SPASTİKLE KONUŞMA FIRSATINIZ VARSA, ONU ASLA GERİ ÇEVİRMEYİN...● Bize sürekli olarak hayatın güzelliklerinden bahsetmeye ve moral vermeye çalışmayın. Biz spastiklerdeki yaşama sevinci, karşı karşıya kaldığımız tüm yanlış uygulamalara rağmen öz itibarıyla sarsılamadığına göre, özürlü olmayanlardakinden bile çok daha yoğundur... Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız, gözlerimizin içine bakın...● Rahat konuşun, her söylediğinizi ölçüp biçmeyin. Tedirginliğiniz bize de yansıyacaktır. Bizi sadece ve sadece "BİREY" olarak görürseniz, zaten kırılacağımız bir şey söylemezsiniz...● Ailelerimizde çoğunlukla, toplumun biz spastiklere acıdığı yolunda bir saplantı vardır. Çünkü yakınlarımız da bize acırlar, bu nedenle bizler de kendimize acırız... Spastikleri tanımak amacıyla sorduğunuz sorular direkt olarak "ACIMA DUYGUSU"yla özdeşleştirilecektir. Söze girmeden önce mutlaka, "Bilgi sahibi olmak için soruyorum..." şeklinde açıklama yapın. Elbette ki soracağınız sorular da önemlidir... "Özürü doğuştan mı?" demek için insanları yollarından çevirmekle elinize hiçbir şey geçmez... Aslında, hakkımızda öğrenmek istediklerinizi, yani GERÇEK BİZ'i, sadece bizimle iletişim kurarak keşfedebilirsiniz, çünkü ailelerimiz, uzmanların önerileri doğrultusunda, özürümüzle öylesine meşguldürler ki, bizi birer "BİREY" olarak algılayıp adım adım keşfetmeyi unutmuşlardır...● İyi niyetinizden kuşkumuz yok ama aile fertlerimize önerilerde bulunmaktan lütfen dikkatle kaçının... Biz spastikler çok değişik ve riskli temel tutumlarla yetiştirilmekteyiz. Bilmeden getireceğiniz bir öneri, ailemizin diğer fertlerinin ve bizim, zorla bozulmuş olan ruh sağlığımızı ve yaşantımızı bütünüyle altüst edebilir. Özellikle de bilimsellikten uzak önerileri aklınıza bile getirmeyin.● Salt hareketlerimizi denetleyemediğimiz için bizimle duygusal bağ kurmaktan çekinmeyin. Herkes gibi bizim de sevilmeye ve sevmeye ihtiyacımız vardır. Cinselliğin "İNSAN" yaşamındaki önemini ve duygusal olduğu kadar, bedensel gereksinimlerimizin de olacağını yadsımayın... Bizler çıkar gözetmez, sevgiden başka bir şey düşünmez ve yaşadığımız her şeyi çok yoğun yaşarız...SOSYO-KÜLTÜREL BOYUT● Spastiklerin sosyal aktiviteleri salt spor yapmakla sınırlandırılmak istenmektedir. Spastikler için ev ya da rehabilitasyon merkezi dışında yapılan spor, "SOSYALLİK" değil, "KENDİNİ TOPLUMA KANITLAMA SAPLANTISI"nın göstergesidir. Biz spastikler öncelikle en büyük gücümüz olan düşünsel potansiyelimizle aktif konuma gelmeli, sosyalleşmeli, kültürlü olmalı ve "BİR ŞEYLER KANITLAMA"ya zorlanmak yerine, insanlık ve evren adına "ÜRETKEN ve YARATICI" çalışmalara imza atmalıyız...● Değişik olan konuşma stilimizi zor anlamanız çok normaldir... Anlamadığınızda bunu dürüstçe kabullenin ve anlayıncaya kadar uğraşın... Bizi yormamak için anlamış gibi görünmeye çalışmayın... Sezgilerimiz çok güçlüdür, gerçeği kolaylıkla fark eder ve dürüst davranmadığınız için öfkeleniriz. Konuşurken zorlanıyor gibi görünsek bile acı ya da ağrı duymayız. Üstelik, söylediklerimizi yabancıların anlamalarından da büyük keyif alırız.● Bizimle çok yüksek sesle ya da kelimeleri heceleyerek yavaş yavaş konuşmayın. İşitme engelimiz çoğu zaman yoktur, "Anlama özürlü" de değiliz... Eğer biz bağırıyorsak ya da zor ses çıkarıyor gibi davranıyorsak bu, kas koordinasyon güçlüğümüzdendir.● Konuşmaya çalıştığımızı fark ettiğinizde, ne olursa olsun, anlamsız sesler çıkarsak bile, bizi bütün varlığınızla dinleyin ve konuşmaya teşvik edin. Yakınlarımız, "Heyecanlandığımızı" iddia ederek konuşma çabamızı yadsıyabilirler, aldırmayın... Heyecanlandığımız doğrudur, ancak anlatmak istediğimiz fikirler de, göz ardı edilmemesi gereken gerçeklerdendir...● Spastiklerle tanışmadan önce kendinizi SPASTİKLERİ GERÇEKTEN ANLAMAYA yüreklendirirseniz, ne kadar bozuk konuşursak konuşalım bizi anlarsınız... Hatta o zaman, konuşma stilimizin farklı olduğunu bile hissetmeyebilirsiniz...● Konuşma/hareket etme çabamızı ya da aşırı kasıldığımızı ve istemsiz hareketlerimizin arttığını fark ettiğinizde biz spastiklere yapabileceğiniz en büyük yardım, "DERİN BİR SOLUK ALMAMIZI" önermektir. Uyaran olmadıkça çoğunlukla ihmal ettiğimiz bu aktivite bizi çok rahatlatır, gevşetir ve sakinleştirir... Bunun yanı sıra asla bize, "ÇOK KASILIYORSUN, ÇOK HEYECANLISIN..." vb. sözler söylemeyin. Sanki sizi rahatsız ediyormuşuz gibi duyumsayarak paniğe kapılırız ve daha çok gerginleşiriz...● Telefonla bir yeri aradığınızda, ya da sizin telefonunuz çaldığında "FARKLI" konuşan biriyle karşı karşıyasınız... Sizinle alay edildiğini düşünmeden önce arayanın bir spastik olabileceğini aklınıza getirin ve asla kötü söz söylemeyin... Söylediklerini anlamaya çalışın, sürekli "Alo" demekle bir şey kazanmazsınız... Anlamazsanız bile notunuz varsa bırakın. Siz onu anlamıyor olabilirsiniz ama o sizi anlayacaktır... Ayrıca iletişim özgürlüğü, spastiklerin bağımsızlıklarının çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Çoğunlukla evde olduğumuz için, telefon aracılığıyla iletişim kurmak en doğal hakkımızdır...● Eğer bir lokantadaysak ve siz de sipariş alacaksanız, listeyi önümüze açık koyun ve ne istediğimizi yanımızdakilere değil, bize sorun, çünkü büyük olasılıkla onlar da bize soracaklardır... Üstelik "DOĞAL" davranmanız bizi mutlu edecektir...● Biz de herkes gibi, kültür faaliyetlerinden ve doyasıya eğlenmekten zevk alırız... Çünkü biz "HASTA" kişiler değiliz, sadece bedenimiz emirlerimize itaat etmiyor. Ailemizin tutumu doğru yönde olduğu sürece özürümüz, yaşantımızı yüksek standartta sürdürmemize engel değildir. Sosyal yaşamda bizimle karşılaştığınızda şaşırmayın...● Spastikler hakkında çok iyi eğitilmesi gereken bir kesim vardır: TRAFİK POLİSLERİ... Bizler çoğunlukla çok zor yürütüldüğümüz ya da hiç yürüyemediğimiz için ulaşımımız bazen kucakta, tekerlekli sandalyede, bazen de sırtta taşınarak sağlanır. Bu nedenle yakınlarımız kullandıkları aracı gideceğimiz yere yakın park etmek zorunda kalırlar. "SPASTİK" terimi bilinmediği için de, bir uyarı koyulsa bile, trafik memurları tarafından ceza yazılır ya da araç çekilir... Konuya ilişkin resmi düzenlemelerden önce, sosyal boyutta bilinçlendirilen trafik polisleri, biz spastiklerin ulaşımı sağlanan araçlara kısa süreli park kolaylığı için imkan tanımalıdırlar.Çalışmamın sonunda, tüm spastikler adına, toplumun her kesimine şu mesajı vermek istiyorum:● BİZ SPASTİKLER İÇİN YAPILAN HER ÇALIŞMAYI ALKIŞLAMAYIN... GENİŞ AÇI DÜŞÜNÜN... EĞER GİRİŞİM "ÖZÜRÜ" DEĞİL, "İNSANI" ESAS ALIYORSA, BİREYİN BİR BÜTÜN OLARAK GELİŞİMİNİ SAĞLAYACAKSA, PSİKO-SOSYO-KÜLTÜREL AÇIDAN SPASTİKLERİ DESTEKLEYEBİLECEK NİTELİKTEYSE, AİLE EĞİTİMİ ÖN PLANDAYSA ve "BİÇİMSEL" DEĞİL, "İŞLEVSEL" İSE, TÜM GÜCÜNÜZLE ONU SAVUNUN VE MÜMKÜNSE DESTEKLEYİP GELİŞTİRİN.● DUYGUSAL, YARDIM İÇİN YA DA "SHOW" AMACIYLA YAPILAN GİRİŞİMLERİ KİM NE DERSE DESİN, BÜTÜN BEYİN, YÜREK VE BEDENİNİZLE REDDEDİN..● BİZ SPASTİKLERİN DUYGUSALLIK YA DA GÖSTERİŞE DEĞİL, ÖNCE İNSAN" İLKESİ PARALELİNDE HER AÇIDAN SAĞLIKLI VE ÖZGÜRCE GELİŞEBİLMEMİZİ SAĞLAYACAK İDEALİST, BİLİNÇLİ, SEVGİ VE SAYGI DOLU HİZMETLERE GEREKSİNİMİMİZ VARDIR..."1997 GARANTİ BANKASI "YARINA 4 IŞIK" PROJE YARIŞMASI" başlıklı bu yazıyı bize ulaştıran Sayın Remziye Örselli'ye teşekkür ederiz.TürkCelilYönetim

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Bir şefkat masalı...

Engellilerin her zaman yardıma muhtaç olduğunu, kendi ihtiyaçlarını kendilerinin karşılayamadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Onlar; işitme, görme ve bedensel engelli; ama hepsi birer anne…Çocukları da kendilerinin aksine sağlıklı. Hiç merak ettiniz mi bir engelli anne bebeğini nasıl büyütür, hayata nasıl hazırlar? Onlar, engellerine rağmen engelleri aşan anneler. Geceleri uyuyamayan minik bebekler anne babalar arasında hep şikâyet konusudur. Uykunun en tatlı yerini bölen bir bebek hıçkırığı özellikle de annelerin kâbusudur aslında. Hele bir de her gece defalarca tekrarlanıyorsa… Bebeklerin zamanlı zamansız ağlaması genelde ebeveynleri rahatsız eder. Tabii ki geceleri bölünen her uyku, bir zaman sonra büyük bir eziyete dönüştüğü için… Haklı olarak; ne var bunda diyebilirsiniz. Peki, her gece onlarca kez de olsa bebek sesiyle uyanmanın büyük bir nimet olduğunu düşündünüz mü hiç? Şimdiye kadar aklınıza gelmediyse işitme veya görme engelli, felçli annelerin hikâyelerini okuyunca bunun şükredilmesi gereken büyük bir nimet olduğunu anlayacaksınız. Hem de yüreğinizde hissederek…Şüphesiz annelik bütün dünyanın kabul ettiği sayılı ortak değerler arasında. Kadının hayatını değiştiren, onu şefkat, merhamet ve fedakârlık abidesi haline getiren bir haslet. Beşikten mezara kadar elinden tuttuğu yavrusunun varlığını hiçbir mutluluğa, sevgiye, huzura değişmeyen bir anne için hayat, bebeğini kucağına aldığı andan itibaren bir başka anlam kazanır. Onunla yatar, onunla kalkar; onunla yer, onunla içer… "Annelik zor zanaat" diye boşuna dememişler. Çünkü yaşananlar meşakkatli, zor bir süreçtir… Benim dünyam çok sessizHer kadın, fıtratının bir gereği olarak annelik duygusunu tatmayı, yavrusunu kucağına alıp okşamayı ister. Aynı hülyalar engelli bayanlar için de geçerlidir. Onlar da sağlıklı çocuklar dünyaya getirmeyi, yavrularını sevgiyle büyütmeyi hayal eder. Zira bir ev çocuksuz olmuyor. Gözler görmese de, kulaklar işitmese de, el ele çayırda çimende koşturulmasa da her evli çift "anneciğim, babacığım" hitabını duymak istiyor. Bir anne düşünün ki gözleri görmüyor. Bir başkası duymuyor ya da tekerlekli sandalyesinde yavrusunun isteklerine cevap vermeye çalışıyor. Hayatta "ben de varım" diyen bu insanlar da anne; ve çocuklarının geleceği için onlar da pembe hayaller kuruyor... Hem de hayatın önlerine çıkardığı bütün engellere inat…Çoğu görme, işitme, bedensel engelli çiftin çocuğu, anne-babalarının aksine sağlıklı dünyaya geliyor. Bu sonuç aileleri mutlu ederken birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Örneğin, işitme engelli annelerin en büyük sorunu, bebeklerinin ağlamasını duyamamaları. Bu durum ilk etapta zihinlerde duygusal çağrışımlar yapsa da aslında işitme engelli ebeveynler için ciddi bir problem. Çünkü gece karnı acıkıp anne kokusunu özlediğinde ağlayan bebek, çığlıklarına muhatap bulamıyor. Ya da yaramazlık yaparken eli kapıya sıkışsa, başından aşağıya kaynar su dökülse yan odadaki annesinin haberi olmuyor.Hemen o kadar karamsar olmayın. Çocuklar her ailenin kendince bulduğu çözümlerle büyüyor. Bu zorlu sınavda da birbirinden farklı hayat hikâyeleri çıkıyor. Bir bakıma onlarınki "iç konuşması" bol bir yaşam aslında. Hamdiye Ayanoğlu (60) yedi yaşında geçirdiği menenjit hastalığından sonra işitme duyusunu ve hafızasını kaybeder. Anne-babası işitme engellilerin kullandığı işaret dilini bilmediği için zor günler geçirir. Ailesiyle hiçbir zaman tam bir diyalog kuramaz. Kendi çabasıyla okuma-yazmayı, dudak okumayı öğrenir. 15 yaşında işitme ve konuşma engelli devlet memuru Tuğran Ayanoğlu ile hayatını birleştirir. Artık daha 'sesli' bir dünyanın kapısı aralanır kendisine.Ayanoğlu çifti, "Acaba çocuğumuz da engelli olur mu?" düşüncesine hiç kapılmadan çocuk sahibi olmak ister. İlk çocukları bir erkektir. Muzaffer adını verdikleri oğulları gayet sağlıklıdır da. Hayatları renklenmiştir; ama kısa sürede bir gerçeği fark ederler. Minik Muzaffer'in ağlamalarını duymuyorlardır. Kendilerince bir formül bulurlar. Muzaffer bebek sürekli annesinin kollarında uyur. En ufak bir kıpırdama Hamdiye Hanım'a süt vaktinin geldiğini gösteriyordur çünkü…Fedakâr anne üç çocuğunu da büyütürken bir gece olsun derin ve aralıksız uyumaz. Yardıma gelen anneanne, kızının az da olsa rahatça uyuyabilmesi için kendi kolundan kızının koluna uzanan bir ip bağlar. Bebek ağladığında anneanne uyanır, aradaki ip birkaç kez çekilir ve anne uyanıp bebeğe bakar. Bir gün büyük oğlu Muzaffer, gündüz saatinde etraftaki komşuların bile duyacağı kadar ağlar; ama Hamdiye Hanım çığlıklardan habersizdir. İçindeki sesi dinleyerek aniden odaya gelir ve neredeyse ağlamaktan morarıp nefesi kesilen bebeğini muhtemel bir ölümden kurtarır. Şimdi 31 yaşında olan küçük kızı Ebru da bir gün beşiğinden aşağı yüzüstü düşer, nefessiz kalır. Ebru'yu ölümden bu kez de büyük kardeş Muzaffer kurtarır.Hislerini işaret diliyle anlatmaya çalışan Hamdiye Hanım, yaşadıklarından yola çıkarak engelli annelerin çocuk büyütürken engelsiz annelere göre daha dikkatli olması gerektiğini söylüyor: "Yemek pişirirken, temizlik yaparken her 15 dakikada bir çocuklara bakardım. İş yaparken değil, arada gidip gelmekten yorulurdum. Eğer engelli olduğum için çocuklarıma zarar gelseydi kendimi affetmezdim. Ne yapayım, benim dünyam çok sessiz."Başka bir sorun da bebekler hastalandığında yaşanır. Ayanoğlu çifti, doktorlara çocuğun rahatsızlık sebebini anlatamaz, ne yapmaları gerektiğini soramaz. Hamdiye Hanım, doktorların kendisini deli zannettiklerini, çoğu zaman ilgilenmediklerini öne sürüyor: "O an gerçekten engelli olduğunuz için üzülüyorsunuz. Çünkü çocuğunuzun sağlığı söz konusu ve çaresizsiniz."İstanbul'da yaşayan Ayşe Bügelek (32) kendini "kısmî görme engelli" olarak tanımlıyor. Çünkü yüzde 20 oranında görebiliyor. Bunun için cisimleri iyice yaklaştırması lâzım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Büyükşehir Belediyesi'nin Özürlüler Araştırma Kütüphanesi'nin kurucusu, 11 yıldır da çalışanı. Eşi Mustafa Bügelek de Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun ve görme engelli. Bir gözü tamamen görmezken diğeri yüzde 10 oranında görüyor. Mustafa-Ayşe çiftinin 3,5 ve 5 yaşında sağlıklı iki kızı var.Torunuma nasıl söylerim?Ayşe Hanım çocuk sahibi olduktan sonra 'engelli' olduğunu daha çok hissettiğini anlatıyor. Hamilelikten önce ve sonra bebeğin bakımı ve beslenmesiyle ilgili yüze yakın kaynaktan yararlanırken tek yaşadığı tereddüt, çocukların teninde oluşabilecek yara, kaşıntı, alerji gibi hastalıkları nasıl görüp tedavi edeceği hakkında olur. En zorlandığı şeyler ise çocuklarıyla gezmek ve tırnak kesmektir. Ayşe Hanım zamanla yaşadığı zorlukların azaldığını söylese de engelsiz çocuklarına yetmenin o kadar da kolay olmadığını belirtiyor.Hep anne-babanın çocukları için yaptığı fedakârlıklar anlatılsa da engelli anne-babası için fedakârlıkta bulunan çocuklar da yok değil. Bedensel engelli Binnur Semiz (36), 28 yaşında intihar girişiminde bulunur ve yüksekten düşme sonucu kalçası üç yerden kırılır. Bu olaydan sonra 8 yaşındaki kızı Ayşenur'un hayatı da bir anda değişir. İntihar girişiminden önce büyük bir tekstil firmasında üst düzey yönetici olan Semiz, yaşadıklarını şöyle özetliyor: "Sağlıklıyken hayattan bıkıp her şeyden kurtulmak isterken sakat olarak hayata döndüm. Uyandığımda sakat kaldığımı öğrendim. Benim ve sevdiklerim için ciddi bir travmaydı."Aynı zamanda Türkiye Sakatlar Derneği genel başkan yardımcısı olan Binnur Semiz, iki ay hastanede kalır. Tekerlekli sandalye ile yeni bir hayata alışmaya başlar. Bu esnada 8 yaşındaki Ayşenur'un kendisine çok yardımcı olduğunu söylüyor: "İlk zamanlar tekerlekli sandalyeyi kabul edemedim. Doktorlara, sevdiğim insanlara içimdeki acıyı püskürüyordum adeta. Kızım bilinçli olarak 'teyzem beni iyi yıkayamıyor, sen yıka, senin patateslerin daha güzel kızarıyor' diyordu. Beni hayatın içine katıp her şeyi eskisi gibi yapabileceğimi anlatmaya çalışıyordu." Binnur Semiz yavaş yavaş eski hâline dönmeye ve evdeki sorumlulukları tekrar almaya başlar.Kızı Ayşenur, annesinin ne yapıp yapamadığını çok iyi bildiğini, taleplerini bunları göz önünde bulundurarak oluşturduğunu anlatıyor. Birlikte dışarıda zaman geçirmeyi çok sevdiğini fakat tekerlekli sandalye ile her yere girip çıkamadığı için üzülüp sinirlendiğini söylese de annesini 'mükemmel' olarak tanımlıyor. Binnur Semiz de normal anneler gibi kızının ihtiyaçlarını karşılayamadığını ama onun hayatını kolaylaştırmak adına girişimlerde bulunup aradaki boşluğu doldurmaya çalıştığını belirtiyor. İşitme engelli olmalarına rağmen evlendikten üç ay sonra bebek sahibi olmak isteyen Şafak (24) ve Güler Ulusal (22) çifti, İstanbul Gaziosmanpaşa'da yaşıyor. Henüz 2,5 aylık olan kızları Başak gayet sağlıklı. Babaanne Arife Ulusal, gelini ve oğluyla aynı odada kalıyor. Çünkü anne Güler, bebeğin ağladığını duyamıyor. Babaanne, Başak her ağladığında uyanıp bebeği gelininin kucağına veriyor. Güler Ulusal, kızıyla çok mutlu olduğunu ama sesini duyamadığı için üzüldüğünü anlatıyor. Eğer kayınvalidesiyle aynı evde oturmasa çocuğuna bakamayacağına dikkat çekerek, işitme engelli olmamasına rağmen bebeğine ilk öğreteceği şeyin işaret dili olacağını söylüyor.Arife Ulusal, oğlunun ve gelininin işitme engelli olmalarından dolayı çok üzgün. Hatta bu üzüntüsünün bebek dünyaya geldikten sonra daha da arttığını söylüyor: "İki buçuk aydır torunum geceleri ağlıyor ama iki evladım da uyuyor. Bir onlara bir torunuma bakıyorum, gözyaşlarımı tutamıyorum. Başını göğsüme dayayıp, başlıyorum konuşmaya. 'Yavrum, annen baban seni çok seviyor; ama duyamıyorlar. Bunu sana nasıl anlatırım, üzülürsen kıyamam.' diyorum." Babaanneye göre bebek ağladığında yanı başında bir ses istiyor. Anne hiç konuşamadığı için bebeği susturamıyor.Bir tekstil fabrikasında ütücü olarak çalışan baba Şafak, bebekle birlikte hayatlarının daha güzel olacağına inanıyor ve kızının yetişmesi için elinden geleni yapacağını söylüyor. İşitme engelli Ulusal çifti, gelecekteki muhtemel zorlukların hesabını yapmadıklarını, hayatı akışına bırakarak yaşayacaklarını belirtiyor. "Eğer çok düşünerek hareket etseydik bebek sahibi olamazdık. Böyle bir güzellikten mahrum kalırdık." diyerek engelliler de dahil herkesin anne-baba olmaya hakkı olduğunu ifade ediyor.Her anne-baba çocuğunu en iyi şartlarda yetiştirmek ister. Ama buna bazen maddi imkânsızlıklar bazen de fizikî şartlar engel olabilir. Tıpkı engelli ailelerde olduğu gibi. Engelli anne-baba her ne kadar elinden geleni yapsa da zaman zaman çaresiz kalıp yetemediklerini de kabul ediyor ve her şeye rağmen yapabildikleriyle gönüllerini ferahlatıyor. Ama 'yapmak isteyip de yapamadığınız neler var?' sorusunun cevabına başlarken önce derin nefes alıyorlar…İki yıl boyunca İşitme Engelliler Derneği başkan yardımcılığı görevini yapan Hamdiye Ayanoğlu, engeli olmayan çiftler için belki çok sıradan olan şeyleri yapamamaktan dolayı bugün hâlâ üzüntü duyuyor. Üç çocuğu da annelerini "engeline rağmen bizi mükemmel yetiştirdi" dese de… Ayanoğlu, çocuklarının veli toplantılarına hiçbir zaman gidemediğini, onların sosyal faaliyetlerine katılamadığını, derslerine yardımcı olamadığını anlatıyor ve sadece bunları düşündüğünde 'keşke' dediğini hatırlatıyor.Binnur Semiz ise kızı Ayşenur'un sürekli onu düşünmek zorunda olmasından rahatsız: "Benim ona yapmam gereken şeyleri onun bana yapması bazen üzüyor. Arkadaşlarıyla bir program yapacaksa 'Anne birlikte yapacağımız bir şey var mı?' diyor. Sabahları evden çıkarken tekerlekli sandalye ile dışarı çıkmamam gerektiğini tembihliyor. İstediğim bir şey varsa okul dönüşü alabileceğini her sabah söylüyor. Yaptıklarını o kadar içselleştirmiş ki farkında değil." Görme engelli Ayşe Bügelek ise çocuklarına normal annelerden daha çok ilgi göstermeye çalıştığını, sosyal hayatın içindeyken zaman zaman zorlandığını, engelli olmasaydı her yere gidip her ortamda rahatça bulunabileceğini, sırf bundan dolayı çocuklarını anaokuluna gönderdiğini anlatıyor. Çocukluğumu anlatmak için kitaplar yetmezEngelli anne-baba olmak kadar engelli anne babaya sahip olmak da zor. Arada kalan çocuklar, bir yandan evdeki hayatlarına alışırken bir yandan da dış dünya ile aileleri arasında denge kurmaya çalışıyor. Haliyle onların sıradan bir hayatı olamıyor. Yaşadıkları onları hep 'farklı' kılıyor. Hamdiye Hanım'ın büyük oğlu Muzaffer Ayanoğlu'na göre, çocukluk döneminde yaşadıkları kitap olabilecek kadar renkli. Ailenin ilk çocuğu olduğundan bütün roller ilk önce onun üzerinden oynandı, zamanı geldi kardeşlerinin duyan annesi, babası, velisi oldu.Diğer kardeşler Hakan ve Ebru, büyük kardeşe kıyasla daha avantajlı olsa da onların da hayatında bir şeyler hep yarım kalır. Bunlar üç kardeşin geçmişinde 'tatlı anılar' olarak kalsa da parkta, okulda, hastanede, devlet dairelerinde onlar hep farklıdır aslında... Üç kardeşin en zor geçen günleri yılda birkaç kez zorunlu olarak yapılan veli toplantılarıdır. Çünkü veli toplantılarına kimse gelmez. Toplantı sonrası herkes velisinin elinden tutup okuldan uzaklaşırken onlar eve hep yalnız dönmek zorunda kalır. Muzaffer'e konuşup okumayı öğreten, ödevlerinde yardımcı olan kimse yoktur. O dönem yaşadıkları sıkıntı gibi gözükse de bilgiyi duyduğu an öğrenmeye alıştığını ve bu özelliğinin sonraki okul hayatında avantaja dönüştüğünü belirtiyor: "Sınav notlarım yüksek olurdu ama ödevlerimi yapamadığım için hep bir eziklik vardı. Evde sürekli kitap okur, sanki hikâyeler içinde yaşardım." Muzaffer Ayanoğlu karşılaştığı zorlukları kardeşlerinin de yaşamaması için gayret ettiğini, bu durumun da onu olgunlaştırdığını söylüyor.Protez göz düşerseEbru Ayanoğlu, anne-babasının işitme engelli olmasından dolayı geceleri ağladığını, özellikle ilkokulda iken diğer arkadaşlarının anne-babasıyla kendininkileri karşılaştırdığını söylese de bunların çocukça duygular olduğunu belirterek hâlâ üzüldüğü bir ayrıntıyı paylaşıyor: "Annem 7 yaşında işitme duyusunu ve hafızasını kaybetmiş. Hayata bir eksikle sıfırdan başlamış. Çocukluk döneminden kulağında kalan tek sesin ezan olduğunu anlatır. Hayatı boyunca hep ezanı ve Orhan Gencebay'ı dinlemek istedi. Her ezan duyduğumda, Orhan Gencebay'ı izlediğimde üzülüyorum." Muzaffer Ayanoğlu, anne babasıyla daha yakın olmayı hayatı boyunca istediğini fakat işitme engelli olmalarının arada sınır oluşturduğunu hatırlatıyor: "Onların kendilerince 'sessiz' bir hayatı, sınırları var. Oraya girebilmek için işitme engelli olmak gerekiyor. Annemi o sınırdan kurtarmak için çok çalıştım. İstedim ki aramızdaki engeli biz kaldıralım ama başaramadım."Dünyadaki tüm çocuklar için anne-babaları mükemmeldir ve hangi çocuğa sorarsanız sorun annesi gibi 'anne', babası gibi 'baba' olmak ister. Büyümeye ve çevresindeki farklılıkları kavradıkça bu düşünceden uzaklaşır. Engelli ailelerin çocukları için de anne-babaları mükemmeldir. Hatta engellerinin farkına varamayacak kadar…Bügelek Ailesi'nin büyük kızı Ahsen, anaokuluna başladıktan sonra annesinin göz yapısının diğer annelerinkinden farklı olduğunu keşfeder ve annesine bunun nedenini sorar. Ayşe Bügelek de görme engelli olduğunu anlatır. O günden sonra Ahsen, özellikle dışarıda annesine yardımcı olmaya çalışır, renkleri seçemediğinden trafik ışıklarında yönlendirir, taksiye bineceklerse içinin boş olup olmadığını söyler. Fakat babasının görme engelli olduğunu bilmez. Oysa babasının bir gözü protezdir ve doğal görünmektedir. Bir gün Ahsen'i banyo yaptıran baba Mustafa Bügelek'in protez gözü kızının önünde yere düşüverir. Ahsen ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez. Ne kadar kırıldığını, üzüldüğünü anne Ayşe Bügelek şöyle anlatıyor: "Kızım banyodan çıkıp doğru yanıma geldi. Neden böyle olduğunu sordu. Babasının da görme engelli olduğunu ama diğer babalardan bir farkı olmadığını anlattım. Küçük kızım ise görme engelli olduğumuzu biliyor. Ahsen ilk çocuk olduğu için bilmiyordu."Güler ve Şafak Ulusal çifti, 2,5 aylık bebeklerine işitme engelli olduklarını nasıl anlatacaklarını hiç düşünmemiş. Kızları Başak'ın bunu doğal ortamda yaşayarak öğreneceğini söylüyorlar. Zira, babaannesi ve dedesi yaşadığı müddetçe onunla konuşacak, her ihtiyacını karşılayabilecek.Dünyada toplam 500 milyon engelli var. Türkiye'de ise 8,5 milyon. Bu rakam, ABD'de toplum nüfusun yüzde 15'ini, Norveç'te ise yüzde 17'sini oluşturuyor. Engelliler arasında, alzheimer, şizofreni gibi ruhsal ve kronik hastalığı olanlarla ortopedik engelliler başı çekiyor. Türkiye'de engellilik oranı erkeklerde yüzde 11,1, kadınlarda yüzde 13,4 iken, birden fazla engeli bulunanların oranı yüzde ise 11,4. Ülkemizde toplam nüfusun 12,29'luk bölümünü kapsayan engellilerin yüzde 1,25'i ortopedik, binde 60'ı görme, binde 37'si işitme, binde 48'i zihinsel engelli. Yüzde 9,70’i de “diğer engelliler” grubundan. Erkek ve kadın engelli sayıları da hemen hemen birbirine yakın.Engelliler, neden engellilerle evlenir? Bu durumun da bir sonucu olarak, eğer çiftlerden biri daha sonra herhangi bir hastalık ya da kaza geçirmedi ise, engelli kadın ve erkek kendileri gibi engelli biriyle evlenmeyi tercih ediyor. Yaşanan bu durumun olumlu ve olumsuz yanları var. İyi yanı çiftler istek ve beklentilerini belli sınırlar içinde tutuyor ve birbirlerinin hayatına mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyor. Tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kalan bir kadından eşi engelsiz bir kadın gibi tüm görev ve sorumlulukları yerine getirmesini beklemiyor. Ya da tam tersi olarak, engelsiz bir erkek, işaret dilinin dışında iletişim kuramayacağı işitme engelli bir kadınla evlenmeyi tercih etmiyor. Aynı engeli paylaşan, hayatı aynı pencereden aynı uzaklıkta seyredenler daha iyi 'paylaşabilmek' adına birbirleriyle evlenmeyi tercih ediyor.Günümüz engellileri vakıf, dernek ve sivil toplum örgütlerine katılıp kendileri gibi engelli kişilerle dostluk kuruyor, sosyal hayatlarını geliştiriyor. İşitme engelli Hamdiye Ayanoğlu, evlenene kadar ailesi ve yakın arkadaşlarının işaret dilini bilmemesinden yakındığını, işitme engelli eşi Tuğran Ayanoğlu ile evlendikten sonra 'sesli' bir hayatın içine girdiğini söylüyor. Tuğran Bey karşısına çıkmasa da yine işitme engelli biriyle evlenmek isteyeceğini belirtiyor. Çünkü, aynı engeli paylaşan insanlar birbirine yakın oluyor ve kendilerince bir hayat kurmak kolaylaşıyor. Üstelik bir engellinin dilinden, yüreğinden ancak bir engelli anlayabilir.Şafak-Güler Ulusal çifti de İstanbul Karaköy'de çalıştıkları konfeksiyon firmasında tanışır. İlişkilerini de evlilik ve Başak bebekle tamamlamak isterler. Neden evlendiklerine gelince… Güler Ulusal, eşini çok sevdiğini ve ilişkilerinin 'duyan insanların dünyası'nın dışında olduğunu ve bu sessiz dünyada sadece kendisinin, eşinin ve bebeğinin olduğunu anlatıyor. Ayşe Bügelek ise engelli kişilerin engellilerle evlenmesinin daha doğru olduğu görüşünde. Ona göre, insanlar evlendikleri andan itibaren kültür ve gelenekten dolayı beklenti içine giriyor ve bu beklentiler tam anlamıyla gerçekleşmediğinde sıkıntılar başlıyor. Hatta engelli insanların kadın erkek dağılımının bu kadar birbirine yakın olmasının nedeni de bu. Yani, Allah engellileri birbirine beğendiriyor, sevdiriyor ve evlenmelerini nasip ediyor.Engelli çiftlerin hayatlarından memnun oldukları görülüyor. İki engellinin evlenmesinin zor tarafı ise sağlıklı çocuklarının eğitimi. Türkiye'de rehabilitasyon merkezlerinde engelli çocuk ve ailelere rehabilitasyon çalışmaları yapılıyor; ama anne-babası engelli sağlıklı çocukların bedensel ve psikolojik gelişimiyle eğitimi için herhangi bir çalışma yapılmıyor. Binnur Semiz de ansızın engelli olduğu için kızı Ayşenur'a her açıdan destek olacak kurum ya da uzman aradığını belirtiyor: "Bu alanda uzman birini bulamadım. Ayşenur'un kendisinin aşması gerektiğini düşündüm. Çocuklar hayatı kavramakta daha pratik ve esnek. Değişikliklere çabuk uyum sağlıyorlar. Şu an kızımın rehabiliteye, özel eğitime, ilgiye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Belki de şartlar bana düşündürmemiş de olabilir." İstanbul Göztepe'de yaşayan Gülçin Erdiş (35), 12 yıldır Kadıköy Belediyesi Dursun Demirli Anaokulu'nda şef yardımcısı olarak görev yapıyor. Anaokulunda çalışan ilk bedensel engelli olarak tanınıyor. Anne değil ama her yıl 40-50 çocuğun büyümesine gün içinde katkıda bulunup geçici de olsa 'annelik' yapıyor. Ayrıca Türkiye'nin ilk engelli yamaç paraşütçüsü olan Erdiş bu mesleği seçmesinin sebebini şöyle izah ediyor: "Çocuklara çok küçük yaşta sakatı ve sakatlığı anlatabilmek önemliydi. Onlara bir sakatın nasıl yaşadığını, hareket ettiğini, gezdiğini öğretmek istedim. Artık onlar toplum içindeki sakatlara 'uzaylı' gibi bakmayacak. Beni tanıyan çocuklar büyüdüğünde sakatlara yardımcı olup onları anlayacak." Ona göre diğer öğretmenlerden bir farkı yok; çünkü normal bir öğretmen elini, kafasını, yüreğini ortaya koyuyor. Tıpkı kendisi gibi. Üstelik görünen ve görünmeyen sakatlıklar var. Onunkinin tek farkı görünüyor olması.Engellilerin çalışmasına imkân sağlamak amacıyla sivil toplum örgütleri çeşitli projeler üretip istihdam gücünü artırmayı amaçlıyor. Türkiye Sakatlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Binnur Semiz ve Dadı Akademi'nin oluşturduğu 'Engelli Dadı Yetiştirme Projesi' bu alanda yapılmış ilk çalışma. Amaç, engellilere iş imkânı sağlamak ve toplum içindeki 'engelliler bakıma muhtaçtır' imajını ortadan kaldırmak. Proje kapsamında eğitim alan iki öğrenci staj dönemini başarıyla geçti. Projenin eğitim danışmanı 12 yıllık tecrübesiyle Gülçin Erdiş, genel koordinatör ise Akademi Dadı'dan Nilüfer Ulu. Önümüzdeki bir yıl içinde daha büyük kitlelerin eğitimi hedefleniyor.Pojenin sosyal açıdan yararına dikkat çeken Nilüfer Ulu, "Aslında engellilerin hayatın her alanında başarılı, üretken ve verici olabileceğini bilmemiz gerekiyor. Toplum engellileri sınırlandırıyor. Kendi kendimize ortaya çıkardığımız engelleri bu projeyle aşabileceğimize inanıyorum." diyor. Proje kapsamında kemik gelişimi problemi olan engelli Dilek Toyran (28) ve doğuştan kalça çıkıklığı olan engelli Hediye Özdemir (20) eğitim aldı. Bu eğitimi alabilmek için lise mezunu ve en az yüzde 40 engelli olmak gerekiyor. Ayrıca adaylar belirli kişilik testlerinden geçirilerek mesleğe yatkınlıkları ve istekleri ölçülüyor. Haftada beş gün beş saat olmak üzere toplam 258 saat eğitim alınıyor.Projenin ilk öğrencilerinden Dilek Toyran, aldığı eğitim sayesinde çok şey öğrendiğini, engelli olmasından dolayı içine kapanık olduğunu fakat kurs ortamı ve staj döneminde bunu aştığını belirtiyor. Hediye Özdemir ise çocukları çok sevmesine rağmen onlarla ilişki kuramadığını, çünkü çocukların kalça yapısından dolayı kendisiyle hep dalga geçtiğini; ama şimdi aldığı eğitimle durumun değiştiğini söylüyor.Farklı anaokullarında staj yapsa da her ikisi de benzer olaylar yaşar. Çocuklar, engelli görmeye ve birlikte yaşamaya alışık olmadıkları için tedirgin olur; fakat kısa süre sonra engelli olduklarını kendileri gibi çocuklar da unutur. Nilüfer Ulu, engellilere fırsat verildiğinde diğer öğrencilere oranla daha başarılı olduklarını belirterek bir karşılaştırma yapıyor: "Dilek ve Hediye tüm derslere iştiyakla katıldı. Engelsiz 40 dadı adayına göre daha başarılıydılar. Haftada birkaç kez sunum yapıp konularıyla alakalı bilgiler toplayarak arkadaşlarıyla paylaştılar. Bu sertifikayı herkesten çok onlar hak etti. Diğer öğrenciler heyecanlı olmadığı gibi bu kursu 'ekstra' bir fırsat olarak görmedi. Fakat Dilek ve Hediye için onlara verilmiş en iyi şanstı. Onlar bu eğitim projesiyle kendilerini aştı."Engelli Dadı Projesi'nin en büyük amacı engellileri hayatın içine katmaktı. Dilek Toyran ve Hediye Özdemir'in ortak düşüncesine göre, engelli insanlar hayatın kıyısında yaşamak zorunda. Fakat bu proje sayesinde artık onlar da hayatın içinde. Hatta merkezinde. Yani, çocukların dünyasında…

Farklı Olanla Birlikte Yaşamak

Farklı Olanla Birlikte Yaşamak Sabahları aynaya bakar mısınız? Kendinizi selamlar mısınız gönlünüzce? Varım. Yaşıyorum ve bir gün daha var önümde diye düşünür müsünüz hiç? Önünüzdeki günde sizi neler bekliyor bilebilir misiniz tümüyle?... Okul. Günlük yaşamın içini dolduran koskocaman bir şey. Yetişkinler dersleri, sınıf geçmeyi, daha yüksek okullara gitmek için yarışmayı bekler sizden. Sizler içinse okul çok arkadaş demek. İlişkiler demek, sevmek, sevilmek kabul edilmek demek. Yaşlar büyüdükçe yeni ufuklar demek. İnanın yetişkinler de sonradan yalnızca bunları anımsıyorlar okul yıllarından. En çok da yaşanan duygusal anlar hatırlanıyor. Duygular bazen hoş, bazen acı. Ama bizde bıraktıkları izlerle yaşatıyorlar anılarımızı.Hiç başkalarından farklı yanlarınızı düşündünüz mü? Daha güzel, daha çirkin, daha uzun, daha kısa, daha akıllı, daha aptal, daha başarılı, daha başarısız, daha çalışkan, daha tembel! Bu kavramlar hiçbirimize uzak değil. Yaşamın bir yerlerinden hep çalınmış kulağımıza ve bizi bazen yarışmaya bazen de küsüp kapanmaya itmişler. Farklı olmak bazen üstün olmak, galip gelmek, hatta yukardan bakmak, bazen de altta kalmak, ezilmek, utanmak gibi yaşantılar getirmiş bize.Bir de iyice farklı olanlar var. Göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen, konuşamayan, sizler gibi anlayıp öğrenemeyen, koşamayan, uzun süre oturup dikkatini toparlayamayan, içinde olup bitenleri sizler gibi açıkça anlatamayan, yani halkın, toplumun, kör, sağır, sakat, geri ve deli dedikleri! Uzak durduklarımız. Aramıza almadıklarımız. Birlikte olmayı başaramadıklarımız. Hatta bazen dışlayıp küçümsediklerimiz ve alay ettiklerimiz...Şimdi bir deney yapın. Kısa bir süre gözlerinizi kapatın ve sanki hiç açılmayacakmış gibi dolaşmaya çalışın çevrede. Bazı ihtiyaçlarınızı böyle karşılamak için uğraşın. Sonra açın gözlerinizi ve görmeden yaşarken neler hissettiğinizi hatırlayın. Hatta yazın. Bir süre için kulaklarınızı iyice tıkayın, sesleri duymadan insanların arasında olmak için bir deney yapın. Sokağa çıkın, çevrenize bakın. Duymayarak görmek bakalım size neler yaşatacak. Bir sandalyeye oturun ve oradan bir süre hiç kalkmayın. Kalkamadığınızı hayal edin. Başkalarından birşeyler için yardım istemek zorunda olmak nasıl bir duygu? Bunu anlamaya çalışın. Bir arkadaş ortamında veya ailenizle birlikteyken bir süre hiç konuşmayın. Sanki konuşamıyormuşsunuz gibi. Hatta birkaç saat sürdürün suskunluğu. Bakalım içinizde neler birikecek dışa vuramadığınız ve sizde nasıl bir sıkıntı yaratacak bütün bunlar. Eğer bu deneyleri yaparsanız, artık bileceksiniz, aramıza katılamayanların güçlüklerini. Ve yine bileceksiniz ki böyle olmayı onlar seçmediler. Bunu istemediler.Şimdi tekrar aynaya bakın sabahları olduğu gibi yüzünüze, saçlarınızın ve teninizin rengine bakın. Hiçbiri sizin seçtiğiniz şeyler değil. Boyunuz, gözlerinizin rengi, hatta adınız, yaşamda hazır bulduğunuz şeyler. Tüm bunlar başka türlü olabilirdi. Eksik olabilirdi. Aynaya bakamayabilirdiniz, annenizin sizi çağıran sesini duyamayabilirdiniz.Şimdi de tüm bunlar için ne kadar şanslı olduğunuz hatırlayın ve bu şansı yakalayamayanlar için ne yapabileceğinizi düşünün. Çok bir şey gerekmiyor aslında! Yalnızca onları olduğu gibi kabul etmek, aramızda yaşama, varolabilme şansı tanımak, gerektiğinde yaşamlarını kolaylaştırmak için destek olmak. Ve tabii dost olmak! İşte hepsi bu!İsterseniz özürlü engelli. Yada adı her neyse sizden farklı doğmuş veya gelişmiş bir dost bulun ve onu tanımaya çalışın. Tüm yüreğiniz ve aklınızla.

Siz hiç düşümdünüz mü ya engelli olsaydınız

Siz hiç dış dünyayla irtibat kuramayan, iç dünyasında yalnızlık oyunu oynayan birini gördünüz mü?Siz hiç oturma çağını ya da yürüme çağını geçtiği halde oturamayan, yürüyemeyen birini gördünüz mü?Siz hiç konuşamayan, derdini anlatamadığı için alay konusu olan birini gördünüz mü?Siz hiç göremediği için karanlık bir dünyada yaşayan, alay edilen hatta taciz edilen birini gördünüz mü?Siz hiç yaşıtlarının anladığını anlayamayan, onlardan daha geç anladığı için bu durumun üzüntüsünü yaşayan birini gördünüz mü?Siz hiç hareketlerini kontrol edemediği için sallanarak yürüyen, ama sağlıklı insanların deli diyerek korkup kaçtığı birini gördünüz mü?Siz hiç en olmadık yerlerde (sokakta-otobüste) sara-epilepsi nöbeti geçirip kaskatı olan, çırpınan, etrafındaki insanları ne yapacaklarını bilemez hale getiren birini gördünüz mü?Bu saydıklarımdan birini ya da birkaçını mutlaka görmüşsünüzdür. Şimdiye kadar görmediyseniz, dışarı çıktığınızda etrafınıza dikkatle baktığınızda mutlaka görürsünüz. Şimdi bir dakikanızı bana ayırmanızı istiyorum. Sadece bir dakikanızı.Kapatın gözlerinizi ve bu insanlar gibi bir engeliniz olduğunu düşünün.Yürüme engelinizin olduğunu düşünün. Yürüyemiyor, koşamıyor hatta kendi işlerinizi bile yapamıyorsunuz. Yani, hep birilerinin yardımına ihtiyacınız var.Konuşamadığınızı ve duyamadığınızı düşünün. Bir şeyler söylemek istiyorsunuz olmuyor, sesiniz çıkmıyor. Birileri size bir şeyler söylüyor ama duyamıyorsunuz. Duyamadığınızı da söyleyemiyorsunuz. Karşınızdaki yanlış anlıyor, size kızıyor. Üzülüyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.Göremediğinizi düşünün. Hazır gözleriniz kapalıyken, biraz deneme yapın. Bir şeyler yapmaya çalışın gözleriniz kapalıyken, etrafınızdaki nesnelere çarpmamaya çalışarak. Karanlığın, insana güvensizlik verdiğini hissedin. Her an, başınıza gelebilecek tehlikeleri göremediğinizi düşünün. Sonra görme engelli insanların bu korkuları, bu duyguları hayatları boyunca hissederek yaşadıklarını düşünün.Ya da fiziksel olarak sağlıklı olduğunuzu ama zihinsel olarak problemli olduğunuzu düşünün. Anlamıyorsunuz. Size söylenenleri anlamıyorsunuz. Bakkala gitmeyi beceremiyorsunuz. Otobüse yalnız binemiyor hatta yalnız dışarı çıkamıyorsunuz. Çünkü yalnız çıkarsanız kaybolabilirsiniz.Zor değil mi? Bir dakika böyle olmak bile zorken, engelli insanlar hayatları boyunca engelleriyle yaşamak zorundalar, onların hayatlarını bir nebze olsun kolaylaştırmaksa siz sağlıklı insanların ellerinde..

Siz hiç düşümdünüz mü ya engelli olsaydınız

Siz hiç dış dünyayla irtibat kuramayan, iç dünyasında yalnızlık oyunu oynayan birini gördünüz mü?Siz hiç oturma çağını ya da yürüme çağını geçtiği halde oturamayan, yürüyemeyen birini gördünüz mü?Siz hiç konuşamayan, derdini anlatamadığı için alay konusu olan birini gördünüz mü?Siz hiç göremediği için karanlık bir dünyada yaşayan, alay edilen hatta taciz edilen birini gördünüz mü?Siz hiç yaşıtlarının anladığını anlayamayan, onlardan daha geç anladığı için bu durumun üzüntüsünü yaşayan birini gördünüz mü?Siz hiç hareketlerini kontrol edemediği için sallanarak yürüyen, ama sağlıklı insanların deli diyerek korkup kaçtığı birini gördünüz mü?Siz hiç en olmadık yerlerde (sokakta-otobüste) sara-epilepsi nöbeti geçirip kaskatı olan, çırpınan, etrafındaki insanları ne yapacaklarını bilemez hale getiren birini gördünüz mü?Bu saydıklarımdan birini ya da birkaçını mutlaka görmüşsünüzdür. Şimdiye kadar görmediyseniz, dışarı çıktığınızda etrafınıza dikkatle baktığınızda mutlaka görürsünüz. Şimdi bir dakikanızı bana ayırmanızı istiyorum. Sadece bir dakikanızı.Kapatın gözlerinizi ve bu insanlar gibi bir engeliniz olduğunu düşünün.Yürüme engelinizin olduğunu düşünün. Yürüyemiyor, koşamıyor hatta kendi işlerinizi bile yapamıyorsunuz. Yani, hep birilerinin yardımına ihtiyacınız var.Konuşamadığınızı ve duyamadığınızı düşünün. Bir şeyler söylemek istiyorsunuz olmuyor, sesiniz çıkmıyor. Birileri size bir şeyler söylüyor ama duyamıyorsunuz. Duyamadığınızı da söyleyemiyorsunuz. Karşınızdaki yanlış anlıyor, size kızıyor. Üzülüyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.Göremediğinizi düşünün. Hazır gözleriniz kapalıyken, biraz deneme yapın. Bir şeyler yapmaya çalışın gözleriniz kapalıyken, etrafınızdaki nesnelere çarpmamaya çalışarak. Karanlığın, insana güvensizlik verdiğini hissedin. Her an, başınıza gelebilecek tehlikeleri göremediğinizi düşünün. Sonra görme engelli insanların bu korkuları, bu duyguları hayatları boyunca hissederek yaşadıklarını düşünün.Ya da fiziksel olarak sağlıklı olduğunuzu ama zihinsel olarak problemli olduğunuzu düşünün. Anlamıyorsunuz. Size söylenenleri anlamıyorsunuz. Bakkala gitmeyi beceremiyorsunuz. Otobüse yalnız binemiyor hatta yalnız dışarı çıkamıyorsunuz. Çünkü yalnız çıkarsanız kaybolabilirsiniz.Zor değil mi? Bir dakika böyle olmak bile zorken, engelli insanlar hayatları boyunca engelleriyle yaşamak zorundalar, onların hayatlarını bir nebze olsun kolaylaştırmaksa siz sağlıklı insanların ellerinde..